Get Adobe Flash player
 

 Zekerya BALCI

         

    

Kafkasya Türkleri denilince ilk akla gelecek coğrafik sınırlar bellidir ama her nedense ‘Ahıska’ adı altında bu konu çok az işlenmiştir. Ahıska Türkleri konusu irdelenirken tarihsel bağıntılar göz önüne alınaraktan Azerbaycan ve Nahçıvan bölgelerinin de konu içine çekilmesi uygundur. Çünkü ta ki Akhunlar ve Halandürükler ve Ağaçeriler dönemlerinden beridir bu coğrafya da kesin bir Türk varlığı mevcuttur.                                                                                                                                  

VII. yy.dan beri Hazar Türklerinin bölgeye yaptıkları akınlar ve Afşin Bey gibi Emir Boğa’nın da Kafkasya’da bir müstakil Türk devleti kurma yolunda da sarf ettiğini bilmekteyiz. XI. yy.da Kafkasya’ya giren Selçuklu Türkleri bölgede Türkmen-Oğuz nüfusunun artmasında önemli rol oynamışlardır. 1146’da Azerbaycan’da bağımsızlığını ilan eden Kıpçak Türklerinden olan Atabeyler buna en iyi örnektir. Diğer adı Pehlivaniler olan Atabeyler XIII. yy.da kendi egemenliklerini ilan Harezmşahiler zamanına kadar varlıklarını korumayı bilmişlerdir. Daha Moğol karakterli olup içinde Türk unsurları taşıyan Hülagü ve Bereket Han kuvvetleri İlhaniler, Celairiler ve Akkoyunlular ile Karakoyunlular adları altında kurulacak Türk egemenliklerinin yolunu açmışlardır. Bu coğrafya da dağınık bir şekilde yaşayan Türk unsurlardan Kumuk, Nogay, Karaçay ve Çağatayların daha çok Doğu Kafkasya’da; Azeriler, Oğuzlar ve Türkmenlere ise daha çok Batı Kafkasya’da rastlarız.          İran’da Şah Tahmasb öldükten sonra Osmanlının bölgeye daha fazla ilgi göstermeye başladığı görülür. 1510 Veliaht Selim zamanında Abhazya, Lazistan (Çanrti) ve Ciketya (Çerkezler) bölgelerine seferler düzenlendi. 1553 Osmanlı-İran Antlaşması ile bu bölgeler fethedildi. 1545 yılında 22.000 Osmanlı Ordusu saldırdı. Acara ve Lazistan hedefti. Erzurum (Tao) ve Artvin (Klarceti) ve Acara ele geçirildi. II. Osmanlı-İran Savaşı’ndan sonra İran’da (1576–1587) yılları arasında ayaklanmalar baş gösterdi. Abbas “Şah” Mirza tahta geçti. 1578 Lala Mustafa Paşa Güney Gürcistan’a yürüdü. 9 Ağustos 1578’de Osmanlı Ordusu Güney Kafkasya’ya girdi ve bütün Kafkasya'yı fethetti. Kartli Kaleleri’ni Osmanlılar ele geçirdi. Bizans, Arap, İran, Moğol, Osmanlı istilalarını yaşadılar. 1590 yılında barış imzalandı. 1604–1605 yıllarına kadar Osmanlılar bölgede tam hâkimiyet sağladılar. Kartli’deki ayaklanmamalar sonrası Tebriz ve Van Beylerbeyi Cafer Paşa bölgeye geldi. 5 saat süren amansız savaşta Osmanlı saflarında savaşan Gürü Beyi Brataşvil’nin yardımıyla Kral Simon tutsak edildi, Yedikule zindanlarında hayatı son buldu.          Bu bölgedeki İslamlaşma Gürcüler Tatarlaşma adını verdi. 1602 de Osmanlılar İran’da Şah Abbas’a yenildi. 6 Kasım 1603’te Şah tarafından Azerbaycan işgal edildi. 1612 de barış yapıldı. 1614’te anlaşma bozuldu. 1618’de Gürcüler Osmanlılardan yardım istedilerse de Hıristiyan Tatarlar, Osmanlı sınırlarına tecavüz ediyordu. 1629'da Şah Abbas (İran) Osmanlıları çıkararak bölgeye egemen o1du. 1634–1642 Gürcistan’da aslında bir Osmanlı-İran mücadelesi var olmuştur. Bu tarihte iki ülke arasında anlaşma sağlandı. 1659’da Gence Hanı Selim tarafından Azerbaycan’dan alınarak Kafkasya’ya (Gürcistan’a) yerleştirilen Azeriler, Türkmenlerayüz binleri buluyordu. Bu yüzden bölgede ayaklanma çıktı ve getirilen birçok Türkmen öldürüldü. Bunun üzerine Gence Hanlığı’na Murtaz Ali Han getirildi ve bu yerleştirme politikalarından vazgeçildi. Bu yeni Han bölgede işbirliği yapan Gürcü asiler birbirine düşürüp zayıflattı ve kılıçtan geçirtti. Gürcüler ne “kurt” isteriz ne de “aslan” diyordu ve Osmanlı ile İran birincil düşmanlar olarak görülmekte idi.          Önceden Osmanlı-İran arasında paylaşılamayan Gürcistan 1720’lerde bu sefer Rusya ile Osmanlı arasında egemenlik mücadelesine sahne olur. 1723'te Osmanlı İmparatorluğu, 1744'te İran (Nadir Şah), 1783'te Rus egemenliklerinin başlangıç tarihleridir. 1751’de Şeki-Şirvani Hanı Hacı Çelebi isyancı Gürcü milislerle girdiği savaşta galip gelir. Fakat Gürcüler Azerbaycan’daki Azat Hanlığı’na saldırarak intikam aldılar. 1752’de bu sefer Hacı Çelebi Gürcüleri bozguna uğrattı. Yalnız ordusunda çıkan bir karışıklık yüzünden galibiyeti tam elde edemeden savaş alanını terke etmek zorunda kaldı. Kerim Han’ın bölgedeki nüfus mücadelelerinden sonra Poti kenti Osmanlılar tarafından alındı ve bölge de İslamlaştırma hareketlerine girişildi. Kral Solomon’un bölgedeki feodal beyleri Osmanlı’ya karşı örgütlemesi üzerine Poti’de bulunan Osmanlı Paşası Sultan’ın emriyle 1757 yılında İmereti sınırlarına dayandı. 1763–1768 yılları arasında bölgede amansız mücadeleler söz konusudur. 23 Haziran 1768 yılında Gürcü Beyi bir elçisi Maksime Kukateli’yi Rus Çarına göndererek gizli anlaşma yapmıştır.          1768–1774 yılları arasında cereyan eden Osmanlı-Rus Savaşı dönemlerinde ise Osmanlı Ordusu bölgedeki Müslümanlardan yardım istemiştir. 20 Nisan 770’de yapılan savaşta Osmanlılar 3.000 kayıp vererek çekildiler. Erivan Hanı Gürcü Kralına kızıp Osmanlı’ya sığındı. Osmanlılar 1774 Ocak ayında 4.000 kişilik bir ordu ile saldırıya geçtiler. 1.400 kayıp ve 700 yaralıdan sonra 10 Temmuz’da Küçük Kaynarca Barış Antlaşması imzalandı. 23.madde Gürcistan ile ilgilidir. Bölgede Gürcü Krallarının nüfus arttırma politikası 18.yy 2 yarısına değin uzanır. Katalikos Anton iyi öğrenim görmüş bir Gürcü aydını olup Kral Erekle’ye Anadolu, Azerbaycan, Ermenistan’dan ve Kuzey Kafkasya’dan insan getirmeyi tavsiye etti. Osmanlı’nın özellikle bunu ret etmesiyle düşünülen Ermeni, Yezidi, Süryani ve Çerkez nüfus ithali gerçekleşemedi. (Nüfus azlığı nedeniyle haritadan silinme riski baş gösterdi). Erekle’nin Osmanlı ile ittifakı Rusları harekete geçirdi ve Güney Kafkasya’da emelleri olan Çarların iştahlarını kabarttı. Osmanlılarda, Ruslarda bölgede üs’lenmek ve Hazar ile Doğu Karadeniz’e hâkim olmak istiyorlardı. Bu nedenle Osmanlı-Rus Savaşı kaçınılmazdı. 24 Temmuz 1783’te Gürcü-Rus görüşmesi 24 Ocak 1884’te TRAKTAT anlaşması ile sonuçlandı:          1- Gürcü Kralı yalnız Rus otoritesini tanır ve hem Osmanlı hem de İran egemenliğini ret eder 2- Tahta çıkacak her Gürcü Kralı, Çar’ın onayını alacaktır. 3- Dış ilişkilerde Rus danışmanlığı öngörülür. 4- Gürcü askerleri gerektiğinde Rus ordusuna çağrılır 5- Rus Çarları ebediyen Gürcüleri koruma sözü verir, 6-Gürcistan asla Ruslarla ters düşen herhangi bir yabancı devletle ittifaka girmez ve aksine ittifak devamlı Ruslarla yapılır, geliştirilir. 7- Gürcistan’ın düşmanı Rusların da düşmanıdır          8- İç işlerinde Gürcüler bağımsız ama dış işlerinde Ruslara bağımlıdırlar.            Bu anlaşmadan sonra Osmanlılar harekete geçti, bu hareketin öncüsü Ahıska Paşasıydı. Ömer Han 20.000 askerle 1785’de Kalheti sınırlarına dayandı. Gürcülere vaat edilen Rus yardımı gelmedi ve Kral Erekle Ömer Han ile anlaşma yapmak, 5.000 Manat haraç ödeme yapmak zorunda kaldı. Erekle bu haraçla ekonomik dar boğaza girdi, Ruslardan para istedi, o da gelmedi. Bu sefer Gürcüler Ruslara karşı soğukluk hissetmeye, zaten Ruslarında bölgeye olan ilgilerinde azalma başladı. Aksine Osmanlılar daha fazla ilgi göstermeye başladılar. Erzurum Paşası, Gürcü Krala Osmanlı-Gürcü dostluğu önerdi. Bunu üzerine kralın etrafındakiler Osmanlı ve Rus ittifak yanlısı olarak ikiye ayrıldılar.          1787’de Osmanlı-Rus Savaşı başladı. Ruslar Gürcistan’daki birliklerini geri çağırdılar, bu Rus-Gürcü dayanışmasını arttırırken, Rus birliklerinden temizlenen Gürcistan’da, Osmanlı ve İran egemenlik politikalarını alevlendirdi. İran’da şah olan Ağa Mehmet Han Gürcistan’a nüfuz etme kararı aldı. Rus etkisindeki Gürcistan’ı bu rahatsız etti. İran-Gürcistan savaşı başladı, 1793–1795 kriz yılları. Osmanlılar, Fransızlar bu savaşta Ruslara karşı olduklarından İran’a destek verdiler. Ruslarda karşı harekete geçip İran üzerinden geçen ticaret yollarını da ele geçirmek için İran üzerine yürüdü. Çar I.Petro 1722/1796’da Derbent yolu ile Güney Kafkasya’ya indi. Rus-Gürcü ordusu İran egemenliğini bertaraf etti ve yeniden bir Rus-Gürcü ittifakı doğdu. 1877–1878 Rus-Türk Savaşı’ndan sonra Batum, Poti limanları ile Kars ve Ardahan Gürcistan topraklarına katıldı. 1921'de Kars ve Ardahan geri alındı. 1918'de bağımsızlığı ilan eden Gürcistan 25 Şubat 1921'de SSCB'ne katıldı. Son olarak 9 Nisan 1991'de bağımsızlığını ilan etti. 16 Şubat 1801’de Rus askerleri Sioni Katedralinde Rus manifestosunu okuyarak Gürcistan’ın bir Rus vilayeti olduğu ilan edilmiş oldu. 1922 yılında Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan Cumhuriyetleri Maverayı Kafkas Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Federasyonu’nu oluşturdular ve TBMM ile Sovyetler Birliği arasında imzalan antlaşmayla bu tasdik edildi.          1925 yılına ait Sovyet Makamlarınca yapılan nüfus sayım sonuçları:

Bölge/000             T.Genel Nüfus      T. Müslüman Nüfus              T. Türk Nüfus       Azerbaycan           2.100                    1.600                                       1.250Dağıstan               1.200                    1.100                                      270Ermenistan            1.200                                600                                475Gürcistan              2.270                         350                                       170Kabartay-Balkar       150                       100                                  80 Karaçay-Çerkes       179                       180                                145  Güney Kafkasya/Ülke.km2                         Yabancı Kaynağa göre Azerbaycan–86.000 km2                                                 7.131.000 nüfusKarabağ (Özerk Bölge)-4.392 km2                         190.000 nüfusNahçıvan (Özerk Bölge)-5.500 km2                      400.000 nüfusErmenistan-29.800 km2                                                    4.623.000 nüfusGürcistan-70.000 km 2                                                      5.700.000 nüfusAbhazya (Özerk Cumhuriyet)-8.600 km 2                            538.000 nüfusGüney Osetya (Özerk Bölge)-3.900 km2                             400.000 nüfusAcaristan (Özerk Cumhuriyet)-3.600 km2                            382.000 nüfus                  Gürcistan          Gürcistan'da 3,8 milyon Gürcü, 437 bin Ermeni, 341 bin Rus, 307 bin Türk, 164 bin Oset, 95 bin Abaza, 24 bin Yahudi yaşamaktadır. (Yaklaşık 1,9 milyon (%33) diğer kökenlerden).         Gürcüce genelde özgün bir yapıdadır. Gürcüler eski ve parlak kültürleri ile öğünürler. Bölgenin en eski halkıdır. IV. ve V.yy.da yazıları vardı. V.yy.da Hristiyanlığı kabul ettiler (Ortodoks).         Osmanlı İmparatorluğu, 1744'te İran (Nadir Şah), 1783'te Rus egemenliklerinin başlangıç tarihleridir. 1877–1878 Rus-Türk Savaşı’ndan sonra Batum, Poti limanları ile Kars ve Ardahan Gürcistan topraklarına katıldı. 1921'de Kars ve Ardahan geri alındı. 1918'de bağımsızlığı ilan eden Gürcistan 25 Şubat 1921'de SSCB'ne katıldı. Son olarak 9 Nisan 1991'de bağımsızlığını ilan etti.          Abhazya         Yüzölçümü 8.600 km2, nüfusu 538.000. Büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Kafkasya'nın en eski halklarından birisidir. Nüfusun 105 bini Abaza kalan Rus ve çoğunluğu Gürcü'dür. Abhazya Cumhuriyeti kurulduktan (1921) bir süre sonra yapılan nüfus sayında (1926) Abazalar genel nüfusun %30'unu teşkil ediyorlardı. Abhazya'da 1939'da, 240 bin Gürcü, 93 bin Abhaz, 76 bin Ermeni, 74 bin Rus yaşıyordu.         Abhazya 1425'te bağımsızlığını kazandı, 1810'da Ruslar tarafından işgal edildi, 1864'te yöneticiler (Gürcü asıllı) iktidarı terk ettiler, 1866'da özerkliklerini kaybettiler, aynı tarihte 12 bin kadar Abaza Türkiye'ye göç etti, bunların bir kısmı Ermenistan'a yerleştirildi. Ancak bunlar da tekrar Türkiye içine göçtüler. Stalin zamanında halkın bir bölümü Gürcüleştirildi.         SSCB'nin çökmesi ve Gürcistan'ın bağımsızlığını kazanmasından sonra Abazalar'da bağımsızlıklarını ilan etti (1992). Rusların destekledikleri ayaklanmaya Gürcüler müdahale ettiler ve önceki siyasi durumun devamını sağladılar.Abazalar, antropolojik bakımdan diğer Kafkas boylarından farklıdır. Yunanlılar, Romalılar, İskitler, Gotlar, Araplar, İranlılar, Selçuklular ve Osmanlıların işgaline uğramış  ve çok karışmışlardır.          Güney Osetya         Yüzölçümü 3.900 km2, nüfus 99.000         Kuzey Kafkasya'yı Güney Kafkasya ile irtibat sağlayan en önemli geçit yeri üzerindeki Osetya Ruslar tarafından ikiye ayrıldı ve güney Osetya Gürcistan'a bağlandı. 1992 yılında da Gürcistan'a bağlı özerk bir cumhuriyet oldu.         Gürcistan'ın azınlık muamelesi yapması üzerine ayaklandılar. Rusya ve Kuzey Osetya'dan yardım aldılar. Gergin durum devam ediyor (1998).          Acaristan         Yüzölçümü 3.000 km2, nüfus 382.000.         Büyük çoğunluğu Müslüman’dır.         Karadeniz kıyısında Türk hududuna bitişik bölgede yaşıyorlar.         Acarlar Müslüman Gürcülerle birlikte özerklik istiyorlar. Buna rağmen bugüne kadar fiili bir ayrılıkçı hareket görülmemiştir. Merkez bölgesi Batum'dur. Birçok yerli ve yabancı kaynak Acaraların Türk asıllı olduklarını söylemektedir.          Bölgede Türk, Rus, Gürcü, Ermeni ve Rumlar da yaşamaktadır.         Bölge 1878'de Ruslara bırakıldı, 1918'de bir süre tekrar Türk egemenliğine geçti, 1921'de Ruslara geri verildi ve Türkiye'nin isteği ile Gürcistan Cumhuriyetine bağlı özerk bir cumhuriyet oldu.         Bugün Sovyetlerden geri kalan coğrafyada toplam Ermeni Sayısı 5.500.000 civarındadır. Bunun Ermenistan’da yaşayan kısmı 3.500.000 dür. Gürcistan’da yaşayan halkın % 65-70’i Müslüman olup toplam nüfus içinde Müslüman ve Türkler etkili bir sayıyı tekil etmektedirler.          Güney Osetya ile Gürcistan arasında ateşkes sağlandıktan sonra (1992 ortaları), Abhazya'da şiddet hareketleri başladı. Abhazların çoğu Müslüman’dır. 1920'den bu yana bağımsız olmaya (Gürcülerden) çalıyorlar.         1989'da nüfusun %18'i Abhaz, %4'ü Gürcü idi. 1992'de Abhazya Meclisi, Cumhuriyeti ve egemenliği ilan etti. Ağustos 1992'de çalışmalar başladı. Abhazya'ya Rus desteği Rusya ile Gürcistan arasındaki ilişkilerin bozulmasına sebep oldu. Eylül sonunda bütün Gürcü kuvvetleri  çekildi. Anlaşmazlık devam ediyor Abhazlar tam bağımsızlık isterken Gürcüler Gürcistan'ın toprak bütünlüğünü savunuyorlar. Abhazlar savaş esnasında Abhazya'yı etnik olarak arındırdılar. Gürcü ve Ruslardan oluşan 250 binden fazla insan Abhazya'dan çekilmek zorunda kaldılar. Ruslar başlangıçta Abhazları destekledi, sonra desteklerini geri çektiler.         Göçmenlerin geri dönüşü ve ateşkes ile ilgili anlaşma imzalanmakla birlikte yürürlüğe konamadı. 2500 Rus askeri Haziran 1994'de Gürcistan-Abhazya sınır bölgesine yerleştirildi.         Temmuz 1995'te Abhazlar ayrılanların geri dönüşlerine izin vermeyeceklerini ilan ettiler.          Temmuz 1997'de Cenevre'de yapılan görüşmeler de sonuç vermemiştir. Abhazya, Gürcistan ile eşit statü istemektedir.                    Kafkasya’nın stratejik önemini tarihsel süreçte değerlendirdiğimizde birçok önemli İmparatorlukların ve devletlerin rekabet alanı olduğu ve bunda ortak özellik olarak Kafkasya'nın sahip olduğu muhteşem coğrafyası, tarıma ve ticarete elverişli topraklarıdır. Kafkasya, Rusya için Avrupa ile Orta Asya arasında bir geçiş köprüsü olmasının yanı sıra, Karadeniz ve Hazar Denizine kıyısının olması sebebiyle gerek Karadeniz-Boğazlar-Akdeniz yolu ile Süveyş Kanalına inebilmesine imkân sağlaması yönünden gerekse Rusya'nın stratejik menfaatleri açısından son derece önemli bir jeopolitik bölgedir.         Kafkasya halklarının sosyo-kültürel yapıları Kafkasya'yı tarih boyunca dışarıdan etkileyen çeşitli kavim ve medeniyetlerle yakından ilişkilidir. Kafkasya'ya kuzeyden gelen Kimmer ve İskit gibi proto-Türk kavimleri ile Hun, Bulgar, Alan, Hazar, Kıpçak gibi Türk kavimleri, Karadeniz yoluyla batıdan gelen eski Yunan, Roma, Bizans, Ceneviz ticaret kolonileri, Anadolu ve On Asya'dan gelen çeşitli medeniyetler Kafkas halklarının kültürleri ile birleşerek Kafkas etnik ve toplumsal yapısını şekillendirmişler, Kafkas Kültürünün meydana gelmesinde önemli rol oynamışlardır.          Öte yandan Kafkasya coğrafyasına hâkim olan dağlık yapı, tarih boyunca bölgenin siyasi ve etnik yapısının şekillenmesinde çok önemli rol oynamıştır. Etnik yapı itibariyle dünyanın en karmaşık bölgesi olan Kafkasya, bu durumu coğrafyasının geçit vermez dağlarından ve onların aralarında yer alan derin vadilerden oluşmasına borçludur. Arazinin dağlık olması sebebiyle tam bir egemenlik kurulamayan bu bölge, tarih boyunca sürekli olarak doğudan batıya göç eden pek çok etnik grubun sığınma yeri olmuştur. Dağların ulaşımı engellemesi, bu farklı etnik grupların kaynaşmasına veya birbirleri üzerinde tahakküm kurarak zayıf unsurların asimile edilmesine mani olmuştur.         Karşılaştırma yapmak gerekirse Kafkasya'nın etnik zenginliği Balkanlar'a benzemektedir. Birkaç istisna olmak üzere etnik farklılık ve dil, içinden çıkılmaz bir tarzda birbirleriyle bağlantılıdır.         Yaklaşık elli kadar etnik grubun yaşadığı bu bölgede çoğunluk Azeri, Gürcü, Ermeni ve Çeçenler'den oluşmuş olup tüm bu grupları üçlü bir sınıflama üzerinde değerlendirmek mümkündür:          1) Türk Unsurlar: Azerbaycan Türkleri, Kumuk Türkleri, Karaçay Türkleri, Balkar Türkleri, Nogay Türkleri, Kundur Türkleri, Kafkasya Türkleri, Ahıska Türkleri.         2) Hıristiyan Unsurlar: Gürcüler, Ermeniler, Abhazlar, Osetler, Asurîler, Udinler.         3) Türk Olmayan Müslüman Unsurlar: Osetler, Çeçenler, Kabardaylar, Acaralar, Abazalar, Çerkezler, Adigeler, Tatlar, Talışlar, Lezgiler, Dargınlar, Laklar, Rutullar, Agullar, Sokurlar, Tabasaranlar.Ayrıca bu sınıflama Kafka, Türk kavimleri ve Hint-Avrupa Kavimleri olarak ta gruplandırılabilir:          1) Kafkas Kavimleri: Çerkesler (Abazalar, Aphazlar, Ubıhlar, Arguveyler, Nethaçlar, Çebinler, Hatkolar, Khegaklar, Abzehler, Besleneveyler, Kabartaylar), Nohçiler (Çeçenler, İnguşlar), Andelelar (Avarlar), Laklar (Gazi- Kumuklar), Lezgiler, Agullar, Çakurlar, Gürcüler.         2) Türk Kavimleri: Azeriler, Kumuklar, Karakalpaklar, Kundurlar, Karaçaylar, Balkarlar, Kalmuklar, Nogaylar, Türkmenler.         3) Hint-Avrupa Kavimleri: Osetler, Farslar, Tatlar, Talişler, Svanitler, Ruslar, Alanlar.         Kafkasya'da Halkları ve dilleri sınıflandırmak için kullanılan kıstasa göre her biri bir dil veya diyalekte olan elli kadar etnik grup olduğunu daha önce bahsetmiştik. Yerli milletlerin büyük çoğunluğu Azeri, Çeçen, Gürcü ve Ermenilerdir. Kafkasya'nın en eski halkları Gürcüler ve Çeçenlerdir. Ayrıca Kuzey Kafkasya'da eski zamanlardan beri yaşayan bir düzüne kadar etnik grup vardır. Bu etnik gruba Abhazlar ve çeşitli Çerkez alt grupları, Çeçenlerin kuzenleri olan İnguşlar ve Avarlar, Lezgiler ve Dağıstan'daki diğer gruplar dâhildir. Bu grupların hepsi Kafkasya'nın etnik karışımını oluşturur.         Kafkasya'nın yerli halkları daha ziyade dağlık kesimde, dış dünya ile irtibatın nispeten az olduğu bölgelerde yoğunlaşırken, dışarıdan gelen Türkler ve İranlılar gibi unsurlar, çoğunlukla güney ve kuzeydeki dış alanlara yerleşmişlerdir.         Kafkasya'da dünyanın ilk bin yıllık döneminde ortaya çıkan Türkler arasında Azeriler'den başka dört Kuzey Kafkasya Türk grubu vardır: Bunlar Karaçay, Balkar, Nogay ve Kumuklar'dır. Dağların kuzey doğusundaki steplerde büyük bir alana sahip Kalmuklar Moğol'dur ve Kuzey Kafkasya'nın merkezinde oturan Osetler ise İrani bir dil konuşurlar. Başka küçük İrani gruplar da vardır. Yunanlı gruplar da eski çağlardan beri Kafkasya'da yaşamıştır. Nihayet bölgede Kürtler, çeşitli Yahudi grupları, Asurlular son olarak da Slavlar bulunur. Diğer halklarda karşılaştırıldığında Slavlar bölgeye yeni gelmişlerdir.         Nitekim sahip olduğu etnik çeşitliliğiyle Kafkaslar dünyada eşine az rastlanır bir biçimde kültür laboratuarını andırmaktadır. Neticede Karadeniz'den Hazar denizine kadar Kafkasya'daki farklı ırklar ve etnik gruplar birbirleriyle kaynaşırken, ortak hayat felsefesi, benzer adet ve gelenekler, ortak tarih ve bağımsızlık şuuru, ortak giyim-kuşam ve folklordan oluşan "Kafkas Kid/fir/P' etrafında birleşmişlerdir.         Bu ortak kültür zaman zaman büyük güçlerin hâkimiyet mücadelelerine alet olmuşlardır. Zaman zaman ise bu hâkimiyet mücadelelerinin amilleri kendileri olmuşlardır.         Tarih boyunca bu bölge üzerinde büyük devletlerarasındaki hâkimiyet mücadelesinin hiç eksilmediği bilinmektedir. İlkçağlarda Kimmerlerin, Romalıların, Perslerin, İskitlerin yerini Ortaçağlarda Bizanslılar, Sasaniler, Hazarlar almışlardır. Bu mücadeleler sırasında genellikle Kafkas Dağlarının sinir teşkil ettiği görülmektedir. Nitekim Hazarlar, Güney Kafkasya'da önemli bir sonuç elde edemezken, Sasaniler de benzer bir duruma Kuzey Kafkasya'da maruz kalmışlardır. Hatta Sasaniler yerine geçen Müslümanlar da başka coğrafi alanlarda kaydettikleri olağanüstü başarıyı burada gerçekleştirememişlerdir.         XI. y.y.'a kadar çeşitli Oğuz boylarının yerleşmiş olduğu Azerbaycan ki M.Ö. VIII. yy.dan itibaren Orta Asya'dan gelen Saka Türkleri ilk sakinler olarak kabul görür. Daha sonra buraya çeşitli Türk boyları gelip yerleşmişlerdir, 1019–1021 yılları arasında Büyük Selçuklu Türk Devleti'nin kurucularından Çağrı Bey'in Doğu Anadolu'ya yaptığı seferden sonra çoğunlukla Türklerin barındığı bir bölge haline gelmiştir. Malazgirt zaferinden sonra Kafkasya'ya doğru yoğunlaşan Selçuklu Türk akınları sırasında Ermeniler, Bizans'a tabi olarak bölgede küçük gruplar halinde oturmakta idiler.         Kazan Hanlığı'nın düşmesi hem Rus hem de Türk ülkeleri açısından önemli bir dönüm noktası teşkil etmiştir. Bu tarihten itibaren Rusya "çok milletli bir devlet" olmaya başlamıştır. Astrahan'ın da düşmesi ile Rusya Hazar kıyılarına ulaşmış ve İpek Yolu'nun bir kısmını eline geçirmiştir. Bu yol ise Osmanlı ve İran ticaretinde öneme sahipti. Rusya'da bu önemli gelir kaynağından yararlanmak istemekteydi. Dolayısıyla artık Osmanlı-İran mücadelesine Rusya'da eklenmiştir.         Rusların Kafkasya topraklarında gittikçe yayılmacı bir politika sergileyeceğinin anlaşılması üzerine, Osmanlı Devletini öncelikli olarak topraklarının kuzey ve kuzeydoğu sınırlarının güvenlik stratejisi gereği rahatsız etmiştir. Nitekim Osmanlı Devleti bölgeye düzenleyeceği seferlerle buraları fethetmeyi ve Don ile Volga arasında bir kanal açarak Hazar Denizi'ne ulaşmak suretiyle hem Rusya’yı bölgeden atmayı, hem İran'ı geriden kuşatmayı, hem de Türkistan Türk hanlıklarıyla doğrudan münasebet kurmayı tasarlamıştır. Bununla aynı zamanda Osmanlı himayesini talep eden Azerbaycan ve Dağıstan beylerine Hazar Denizi vasıtasıyla karadan ve denizden yardımda bulunmak mümkün olacaktır. Ancak I 569 yılında yapılması planlanan bu sefer, çeşitli iç ve diş siyasi sebeplerle yapılamamış ve ulaşılmak istenen hedefler gerçekleşmemiştir.         Uzun yıllar Azerbaycan ve Gürcistan topraklarında savaşan Osmanlı ve Iran ordularının zayıf düşmesi ile Ruslar tarafından I. Petro'dan sonra saldırılar sistemli bir şekilde başlatılmıştır. Çar I. Petro, Iran ve Orta Asya üzerinden Hindistan'a ulaşmak, ticari gelişmeyi sağlamak ve ipek, bakır, pamuk gibi hammadde kaynakları ile seyrek nüfuslu toprakları ele geçirmek arzusu ile stratejik öneme sahip Güney Kafkasya geçitlerine hâkim olmaya girişmiştir.53 Nitekim Rusya'nın Kafkasya'ya doğrudan ilk inişi 1720'li yıllara denk gelir. Kafkasya önlerine gelen Rusların saldırıları sonucu bazı Kuzey Kafkas topluluklarından Çerkes, Nogay, Çeçen beyleri Çar'ın yüksek hâkimiyetini tanımak zorunda kalmışlardı. Ruslar Kabartay Prensi ile yapılan anlaşma gereğince, Terek boyundan Rus tüccarlarını korumak bahanesiyle bir kale yapmıştır. Böylece yerleşme politikası uygulayıp, savunma stratejileri geliştirebileceklerinin ilk sinyallerini vermişlerdir. Üstelik Kuzey Kafkasya bölgesindeki Rus hâkimiyeti, Güney Kafkasya'ya yönelik saldırılarını kolaylaştırmıştır.         Ayrıca bu tarihlerde Ruslar, İran ile olan mücadelelerinde sağladıkları galibiyet sonucu onlarla anlaşarak Hazar Denizi'nin kuzey kıyılarını ve Bakü'yü ele geçirmişlerdir. Ancak Kafkasyalıların saldırıları ve İran'da Nadir Şah'ın Rus yayılmasına karşı mücadeleci tavrı sonucu işgal ettikleri yerlerden çıkmak zorunda kalmışlardır.         Rusya'da Çariçe II. Katerina da tıpkı I. Petro gibi Kafkasya'da tutunma siyaseti gütmeye başlamıştır. Kuzey Kafkasya'da Rus hâkimiyetini büyük ölçüde gerçekleştirmiştir. Üstelik Çar I. Petro'dan farklı olarak bu bölgelerin Hıristiyanlaştırılması için misyonerlik faaliyetlerini de başlatmıştır.         Diğer taraftan Osmanlı Devleti özellikle 1774'te Kırım'ı kaybettikten sonra, topraklarının kuzey ve doğu sınırlarının güvenliği açısından Kafkasya'ya daha fazla önem vermeye başlamıştır. Osmanlı Devleti 1769–1774 yılları arasında Ruslarla yaptıkları savaşları kaybettiler. Bu yenilgiler üzerine onlar da tıpkı II. Aterina’nın yaptığı gibi misyonerlik faaliyetlerine girişmiştir. 1782'de Gürcü asıllı Ferah Ali Paşa'yı Anapa'ya göndermişler ve böylece bu bölgeleri Müslümanlaştırarak ve Osmanlı sempatizanlığını aşılayarak dolaylı da olsa Osmanlı hâkimiyetine almak istemişlerdir. Ferah Ali Paşa sevilen bir kimse olduğu için Kafkasya bölgesindeki faaliyetlerinde başarı sağlamıştır.          XVIII. yy.dan itibaren bu bölgede ve Balkanlar'da Osmanlı-Rus mücadelesi öylesine artmıştı ki, artık Rusya Tarihi Türkiyesiz, Türkiye Tarihi ise Rusyasız düşünülemez hale gelmiştir.         Ancak Osmanlı Devleti özellikle XIX. y.y.'a gelindiğinde hem iç bünyesinde hem de dışta, eski gücü ve otoritesinden yoksun bir halde idi. İmparatorluk dönemin şartlarına ayak uydurmakta güçlük çekmekteydi. Yönetim sisteminde ve ordusunda aksaklıklar görülüyordu. Özellikle ordusu hantal bir yapıya bürünmüştür. Üstelik Ruslar ise modernleşme çabalarından neticeler elde etmişlerdi. Devamlı yayılmayı düstur haline getirmişlerdi. Nitekim iki tarafın aralarında gerek Kafkaslar gerekse de Balkanlar için yaptıkları mücadelelerin büyük çoğunluğunda Ruslar galip gelmişlerdir.         Öte yandan Ruslar 1801 yılında Gürcistan'ı ilhak etmiştir. Rusların bu girişimi Kafkasya tarihinde önemli bir süreçtir. Çünkü Gürcü toprakları stratejik açıdan öneme haizdir. Böylece Ruslar Osmanlıya sınır oluyorlar, Azerbaycan'a yönelik istila girişimlerinde önemli bir mevkii elde ediyorlar, İran'ın başucunda her an onlara saldırıda bulunabilecekleri bir koz elde ediyorlardı. Nitekim 1810'da Azerbaycan yönüne doğru başlayan Rus ilerlemesi İran ile 1813 yılında yapılan Gülistan Antlaşmasıyla sonuçlanmıştır. Bu antlaşma İran’ın Kafkasya'daki hâkimiyetine son vermiştir. Ancak Rus ilerlemesi bununla da bitmemiştir. İran içlerine gitmek isteyen Rusların Iran ile yeni bir mücadelesi başlamıştır. Yapılan savaşlar 1828 Türkmençay Antlaşmasıyla Rusların lehine sonuçlanmıştır. Bu antlaşma ile Ruslar Azerbaycan topraklarının Kuzey tarafını hâkimiyetlerine katmışlardır. Oysaki Osmanlı İmparatorluğu, o yıllarda Rusların Navarin'de Donanmalarını yakmasının önüne geçememiştir. Üstelik yine Ruslarla giriştiği mücadeleler sonucunda aldığı yenilgiler üzerine 1829 yılında Edirne Antlaşmasının şartlarına boyun eğmek zorunda bırakılmıştır.         Ruslarla, ülkesinin Balkan topraklarında yaptıkları mücadelelerde yıpranan, bir de bu yetmiyormuş gibi bu olumsuz neticelerin iç bünyesinde Mehmet Ali Paşa isyanı örneğinde olduğu gibi yıpratıcı gelişmelere yol açmasıyla Osmanlılar, Kafkasya coğrafyasında Ruslara karşı hiçbir varlık gösterememiştir. Nitekim Ruslar 1864 yılında özellikle Çerkesler'i zorunlu göçe tabi tuttuklarında bile ancak Çerkesler'e topraklarında barınma izni vermekten öte bir siyaset tatbik edememiştir. Diğer taraftan, 1877–78 Osmanlı-Rus harbinde Osmanlı Devletinin Ruslar karşındaki güçsüzlüğü iyice perçinlenmiştir. Artık Osmanlı Devleti’nin bırakın Kafkasya Politikası gütmeyi, kendi topraklarını bile koruyamaması durumu belirmiştir.         Ne var ki, 1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı’nda farklı bloklarda bulunan Osmanlılar ile Rusların ilişkileri, savaşın sonlarına doğru diğer konularda olduğu gibi Kafkasya konusunda da değişiklik göstermiştir. Bu savaş sürecinde de Rus Çarlığı hâkimiyetinde yer alan Kafkasya halkları, savaşın sonlarına doğru kısa süreli de olsa bağımsızlık yaşamıştır. Hatta Osmanlı Devleti ile siyasi münasebetlerde bile bulunmuştur.          21 Ekim 1918'de Osmanlı Hükümeti'nin Kafkasya'nın boşaltılması emri üzerine Ahıska, Ahılkelek, Iğdır, Gümrü ve Nahçıvan halkı 9. Ordu Kumandanı Yakup Şevki Paşa'ya başvurarak Gürcü ve Ermeni tehlikesine karşı Osmanlı askerlerinin bölgeyi terk etmemelerini istemiştir. Ancak Osmanlı Harbiye Nezaretinin askerlerin tahliyesi için gösterdiği kesin tavır Yakup Şevki Paşa'yı bu bölgelerde askerlerini çekmesine sebep olmuştur. Bunun üzerine yöre halkı özellikle Gürcülerle mücadele etmek üzere 29 Ekim 1918'de Ahıska Hükümet-i Muvakkatasını kurmuştur. Bu geçici hükümetin başkanlığına da Ömer Faik Bey getirilmiştir. Ömer Faik Bey, bu kez de 3. Ordu Kumandanı Halit Bey'e yeni kurulan hükümetin devamlılığı için yardım beklediklerini bildirmiştir. Fakat Halit Bey beklenen yardımı gösterememiştir.          Elviye-i Seldse'deki bütün Müslümanları bir birlik etrafında da toplamayı amaçlayan bu hükümet, Osmanlı Ordusundan gerekli olan yardımı göremeyince, 30 Kasım 1918 tarihinde Kars İslam Şûrası ile birleşmekten başka yapacak somut bir eylem gerçekleştirememiştir.         Aras Türk Hükümeti Ordubad'dan Zengibasar bölgesine kadar dağlarla Aras nehri arasını kapsayan coğrafyada Mütareke sonrasında Osmanlı askerlerinin terhisi nedeniyle ortaya çıkan otorite boşluğunda Ermeni saldırılarına karşı direnebilmek amaciyla 3 Kasım 1918'de merkezi Iğdır olmak üzere kurulmuştur. Revan, Eçmiyazin, Nahçıvan, Sürmeli ve Iğdır'ı Ermeni saldırılarına karşı korumak bu hükümetin temel amacı olmuştur.         Aras Türk Hükümeti, bir yandan Ermenilere karşı mücadele ederken diğer yandan da Ermenilerin çıkarlarını savunan İngilizlere karşı mücadele etmiştir. 27 Kasım'da Yakup Şevki Paşa Ermenilere karşı tedbir alınması hususunda İtilaf Devletlerine bir rapor hazırlamıştır. Raporda "Terk edilecek bölgede halkın Ermeni mezalimine uğraması durumunda tedbir alınması, şayet bu halde yardım edilmezse Ermeni katliamının daha da artacağını belirtmiştir.         Askeri birliği olamayan Aras Türk Hükümeti, hiç vakit kaybetmeden düzenli askeri birlik oluşturmak için gayret sarf etmiştir. Cihangiroğlu İbrahim Bey askeri taburların oluşmasında önemli katkıda bulunmuştur. Ancak güçlü olmak için birlik olmanın inancına sahip olan bu hükümette 30 Kasım 1918'de Kars İslam Şûra'sına bağlanarak onun bir uzantısı olarak bölgede Ermenilere karşı mücadelesini devam etmiştir.         Mondros Mütarekesinden sonra İngilizler Kafkasya'da ve Doğu Anadolu'da kontrolü tam anlamıyla sağlayamamışlardı. Bolşevikler Ekim 1917 İhtilâlinin üzerinden bir yıl gibi kısa bir zaman geçmesine rağmen güçlenmişlerdi. İtilâf Devletlerinin desteklediği Çarlık Rusya Rejimi taraftarı Beyaz Ruslardan oluşan Denikin, Kolçak ve Wrangel Ordusuna karşı savaşan Bolşevik Kızıl Ordu, Kuzey bölgelerinde de yine İtilâf devletlerinin desteklediği Lehistan (Polonya) ordusuna karşı da başarıyla savaşıyordu. Bolşevik Kızılordu, sahip olduğu jeo-stratejik önemin yanı sıra yeraltı ve yerüstü kaynaklarından ötürü Kafkaslara da yerleşme siyaseti takip etmeye başlamıştı. Böylece Kafkasya, Bolşevik Ruslarla İngilizler arasında tam bir rekabet alanı haline gelmişti. Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan yönetimlerini ele geçirmek amacıyla İngiltere ve Bolşevik Rusya Mondros Mütarekesi sonrasında aralarında kıyasıya bir mücadeleye başlamışlardı. Menşevik Gürcistan yönetimi, Bolşevik Rusya'ya güvenmemenin yanı sıra Rusya'da tekrar kurulacak bir Çarlık Rejim ile ülkelerinde daha rahat ve güvende yaşayabilme inancı içerisinde İngiltere'nin bölgedeki politikalarını çoğu zaman destekler politikalar izlemişlerdir,         Diğer taraftan Doğu Anadolu'da yaşayan Türkler ise Mondros Mütarekesi sonucu Türk Ordusunun dağıtılması sonrasında güvenliklerini sağlamak amacıyla İngilizlere ve onların desteğindeki Ermenilere karşı örgütlenme içersine girmiş, mücadele etme kararı almıştı. İlk Örgütlenmelerine Kars ve etrafındaki bölgelerde başlayan Türklerin en büyük siyasi teşekkülü olan Cenüb-i Garbi Kafkas Hükümeti, İngilizler tarafından dağıtılmıştı. Fakat bu müdahale, Doğu Anadolu'da Türk Örgütlenmelerinin sonu olduğu anlamına gelmiyordu. Özellikle Ermeniler bölgedeki otorite boşluğundan kaynaklanan güvensizlik ve asayişsizlik ortamında Türklere yönelik katliamlarda bulunuyor bu tür eylemler de Türklerin topraklarını terk etmeleri yerine birlik olma ve mücadele etme duygularını perçinliyordu. Ermenilerin Mondros Mütarekesi sonrasında özellikle Doğu Anadolu'da Türklere karşı gerçekleştirdikleri katliamlardaki temel dayanak noktası, Wilson Prensiplerinin "bölgede çoğunlukta kimler yaşıyorsa o bölge onların olacaktır" maddesidir. Bu maddeden hareketle kendilerini bölgede çoğunluk kalabilmek için her türlü yolu denemişlerdir.          Kafkasya'da ve Anadolu'da oluşan bu durum İngilizlerin bölgede otoritelerini tesis etmede işini her geçen gün daha da zorlaştırmıştır. Üstelik bu iki bölge, İngilizlerin Hindistan'a giden sömürge yollarının stratejik güvenliği açısından büyük önem taşımaktadır.         Kafkaslarda Bolşevik ilerlemesinin ilk hedefi, sahip olduğu petrol rezervi bakımından Azerbaycan’ın Hazar Denizi kıyısında yer alan Bakû toprakları olmuştur. Yine Bolşevik orduları şayet Azerbaycan'ın batı topraklarını zapt edebilirlerse Gürcistan ve Ermenistan'ı da rahatça "Bolşevize" edebileceklerdi. Böylece Kafkasya'da sahip olduğu stratejik noktaları ile bilenen Gürcistan'da hâkimiyet tahsis edilebileceği gibi Bakû petrolünü de Karadeniz’de önemli bir liman kenti olan Batum'dan transfer edebileceklerdi. Yine Gürcistan'ı Kuzey Kafkasya'ya bağlayan Vladi-Kafkas'daki Daryol geçidini tutarak tüm Kafkasya'nın hâkimiyetini ve güvenliğini ellerine geçirebileceklerdi. Ancak onlar için bu bölgede tek olumsuz faktör İngiliz varlığı olarak görülmekteydi. Çünkü Türkler Mondros Mütarekesinin kararları gereği Kafkasya'dan ordularını çekmişlerdi. Üstelik Türk toprakları İtilâf Devletlerinin kontrolü altına girmekteydi. Bununla birlikte, Bolşeviklerin Anadolu'ya yakınlaşması İngilizleri bir başka taraftan da endişeye götürecekti. Doğu Anadolu'da Türk Milli direnişi tam anlamıyla örgütlenirse iki taraf güçlerini birleştirebilir ya da yardımlaşma içine girebilirdi. Bu durum da bölgedeki İngiliz varlığının son bulması anlamına gelmekteydi. Bu teorilerden hareketle İngilizler, Gürcistan ve Ermenistan'ı güdümüne alıp, topraklarında kontrolü sağlayabilirlerse Bolşeviklerle Türker’in muhtemel İngiliz karşıtı politikaları gerçekleşmeyebilirdi. Daha açık bir anlatımla, Kafkas ülkelerinden Ermenistan ve Gürcistan'da Türk ve Bolşevik Rus karşıtı yönetimler kurarak, Türklerle Bolşevik Ruslar arasında oluşabilecek yardımlaşmalarının önüne bir set çekmeyi gerekli görmüşlerdi. İngilizlerin düşüncesinin ürünü olarak Gürcistan ve Ermenistan topraklarından Türk ve Bolşevik Rusların geçişini, her türlü ilişkilerini engellemesi düşünülen bu sette "Kafkas Seddi" denilmektedir.   Nitekim İngilizler mütarekeden sonra bu düşüncelerini hayata geçirebilmişlerdir.         Doğu Anadolu'da Mondros Mütarekesinin şartları karşısında İtilâf Devletlerine karşı gerçekleştirilen örgütlenme faaliyetlerini engellemeye yönelik İngiliz General Milne hemen girişimlere başlamıştır. Öncelikle İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiserliğine gönderdiği rapor doğrultusunda Doğu Anadolu'daki Türk örgütlenmelerine destek veren 9. Ordu Kumandanı Yakup Şevki Paşa'nın bu türden faaliyetlerinin sonlandırılması konusunda Osmanlı Hükümetine baskı yapılmasını sağlamıştır. Üstelik Samsun ve havalisinde güvenliğin sağlanması için güvenilir bir üst düzey Osmanlı Subayının bölgeye tayin edilmesini istemiştir. Padişaha ve saraya yakınlığı ile bilinen Mustafa Kemal Paşa, Samsun ve havalisinde güvenliği ve sükûneti sağlamak amacıyla dönemin Osmanlı Hükümeti tarafından 3. Ordu Birlikleri Müfettişi olarak atanmıştır. 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkan Mustafa Kemal Paşa, Türk topraklarında İtilâf Devletinin belirleyeceği düzene muhalif bir düşünceyle, Türklerin profesyonelce örgütlenebilmeleri amacıyla askeri ve sivil erkân ile sağlam ilişkiler içerisinde çalışmalarına başlamıştır. Mustafa Kemal Paşa, İngiliz istihbarat faaliyetlerini göz önüne alarak Samsun'da kalmasının uygun olmadığı kanısına varmıştır. Harbiye Nezareti'ne 24 Mayıs 1919 günü gönderdiği telgrafta, Anadolu içlerinde daha güvenli yerlere ulaşmak amacıyla Havza'ya geçeceğini bildirmiştir. Böylece Mustafa Kemal Paşa ve müfettişlik karargâhı 25 Mayıs 1919 günü Havza'ya naklolunmuştur. Bundan sonra M. Kemal Paşa ve heyeti kendilerine ayrılan Mesudiye Oteli'ne yerleşmiş, 18 gün boyunca burada kalmıştır.232 Türklerin yaşadıkları topraklarda tekrar özgürce yaşayabilmelerini onların birlik olma ve mücadele etmekle elde edileceğini düşünen M. Kemal Paşa, İtilâf Devletleri’nin dayatmacı politikalarına karşı örgütlenme çalışmalarına hemen başlamıştır.         Ahıska, Ahılkelek ve Batum'un Türk Ordusu tarafından işgali ve meydana gelen gelişmelere göz atacak olursak Gürcü Hükümeti’nin Sovyetlere karşı Türkiye’yi koruyucu devlet olarak gördüğüne şahit oluruz. Sovyet Kızıl Ordu'nun Gürcistan'ı üç tarafından abluka altına alıp sınırlarına askerlerini yığmaya başladıkları bir dönemde Ankara'da bulunan Gürcü Elçi Mdivani, ülkesinin bazı bölgelerini özellikle de Batum'u Sovyet işgalinden kurtarmak için, buraların Türkler tarafından geçici olarak işgal edilmesini teklif etmiştir. Bu konunun TBMM açısından önemine baktığımızda ise Batum'un sahip olduğu Türk ve Müslüman nüfus, Türkiye'ye olan tarihi ve kültürel yakınlığı gibi nedenlerden ötürü daha önce Misak-ı Milli sınırları içersinde sayılmıştı. TBMM Hükümetine göre bu durum en iyi şekilde değerlendirilmeliydi.         Sovyetlerin Gürcistan topraklarını 20 Şubat 1921'de işgale başlamasıyla da TBMM Hükümeti, 22 Şubat 1921'de Gürcü Hükümetine bir nota göndererek Brest-Litovsk antlaşması ile Türkiye'ye verilen ve hala Gürcülerin elinde bulunan Artvin ve Ardahan’ın iade edilmesini istemiştir. Türkiye'nin bu sert tutumu karşısında istenilen şartları kabul eden Gürcüler, Ardahan ve Artvin'i Türklere bırakmışlardır. Sovyet orduları karşısında zor durumda kalan Gürcistan Hükümeti, bu kez de Ankara'ya hem elçisi Mdivani, hem de Sovyet işgalleri karşisinda önce Batum'a sonra da Kutayis'e çekilen Türk temsilci Kâzim (Dirik) Bey aracılığıyla Ahıska, Ahılkelek ve Batum'un Türkiye'nin geçici askeri işgali altına alınmasını önermiştir. Türk Hükümeti Batum hariç, Ahıska ve Ahılkelek için gerekli önlemleri almış olmakla birlikte, Gürcü Hükümeti'nin bu üç bölgeyi de Türk işgali altına verme isteklerindeki ısrarı göz önüne alarak 8 Mart 1921'de bu talebi kabul etmiştir. Ancak Türk Hükümeti'nin almış olduğu bu karar ve Türk ordusunun başlatmış olduğu askeri harekat Gürcistan'ı Bolşevikleştirmek için büyük çaba harcayan Sovyet Hükümeti ve Kızıl Ordu tarafından itirazla karşılanmıştır. Her iki tarafın dostluk ilişkilerine önem verdiği ve Moskova'da anlaşmak üzere olduğu bir sırada ortaya çıkan bu durum yine her iki tarafı birbirine zarar vermeyecek bir şekilde dikkatli olmaya zorlamıştır. Türkler, Gürcüler ve Sovyet Ruslar arasında böylesi yoğun diplomatik ilişkiler yaşanırken Türk birlikleri 7 Mart'ta Ahıska'ya girerek gereken tedbirleri almıştır. Türk birliklerinin ardından 8 Mart'ta bir Kızıl Ordu müfrezesi Ahıska'ya gelmiş ve her iki taraf birlikleri aldıkları talimat gereğince dostluk ve anlayış içinde kasabayı iki kısma ayırarak ortaklaşa bir idare kurmuşlardır. (Kızılordu Kumandanı Hekker, 9 Mart 1921'de Kazım Karabekir Paşa'yı telgraf başında arayarak, Ahıska'da her iki taraf ordularının samimi temasını tebrik ediyor, Kazım Karabekir Paşa da bu kutlamaya teşekkürle karşılık veriyordu). Ahılkelek ise 5 Mart'ta Bolşeviklik ilân ettiğinden yine böyle bir durumla karşılaşılması büyük bir olasılık olarak görülmüştür. Fakat Kazım Karabekir Paşa Batum konusunda oldukça endişeli bir tutum sergilemiştir. Ona göre korunması güçlükler yaratacak olan Batum'un işgal edilmesi meselesi Sovyet Ruslarla görüşmeler sonrasında halledilmeliydi.         Bir taraftan Sovyet Rus diğer taraftan Türk işgalinin yaşandığı Gürcistan'da Batum gibi stratejik önemi olan bir bölgenin işgali meselesi iki taraf arasında sorun yaratacağı gayet açıktı. Ancak Türkler Ahıska'nın ardından 11 Mart 1921'de Batum'u, 14 Mart 1921'de de Ahılkelek'i işgal etmiştir. Gürcü Hükümeti'nin 17 Mart'ta Batum'u terk etmesi üzerine Batum'da Türk Sivil İdaresi de kurulmuştur. Gerek Türkler gerekse Ruslar açısında stratejik önemi bulunan Batum'un daha sonra Türklerin eline geçmesi üzerine 17–20 Mart 1921 tarihleri arasında bölgede Türk birlikleri ile Kızıl Ordu birlikleri arasında yer yer çatışmalar çıkmıştır. İki taraf arasında gittikçe önemi artan bu sorun fazla sürmeden 16 Mart 1921 Moskova Antlaşması ile Ruslar lehine çözümlenmiştir. 16 Mart 1921'dc TBMM ile Sovyet Rusya arasında imzalanan Moskova Antlaşması ile Ahıska, Ahılkelek ve Batum Türk sınırları dışında bırakılmıştır. Böylece Moskova Antlaşmasıyla Türkler, Kars ve Ardahan'ı almış ancak Batum'u Sovyet Rusya'ya bırakmak zorunda kalmıştır;         M. Kemal'in, Türkiye'de Sovyet heyetinden Upmal ve Eşba'yla görüştüğü günlerde, ikinci Moskova heyeti yola çıkmıştı. 21 Kasım 1920'de Moskova Büyükelçiliği'ne atanan Ali Fuat (Cebesoy) Paşa önderliğindeki kadro, TBMM tarafından büyükelçilik boyutlarına göre çok geniş tutulmuştur. Ali Fuat Paşa'nın atanmasında asker kökenli olması büyük rol oynamıştır.  Ali Fuat Paşa heyeti yola çıktıktan sonra, Sovyet Hükümeti’nin Türkiye ile siyasal bir antlaşma yapma isteği Ankara'ya ulaşmıştı. Bunun üzerine Yusuf Kemal (Tengirşenk- İstanbul, Paris ve Londra'da hukuk öğreniminden sonra İstanbul Üniversitesi'ne öğretim üyesi olarak atanır. İstanbul'un işgalinden sonra İstanbul Hükümeti’nce Ankara'ya gönderilen uzlaştırma kurulu üyelerinden biriydi. Kurul, Ankara'da alıkonmuş; üyeleri daha sonra TBMM'ye mebus seçilmişlerdi. Yusuf Kemal, iktisat ve Hariciye Vekilliği görevinde bulunmuştur. Doğu idealinin ve Sovyet dostluğunun başlıca yandaşlarından biridir) başkanlığında ve Maarif Vekili Dr. Rıza Nur'un da içinde bulunduğu bir heyet görevlendirmiştir. Ayrıca Ali Fuat Paşa’nın da yapılacak görüşmelerde bulunması kararlaştırılmıştır. İkinci heyet, 14 Aralık 1920 günü Ankara'dan yola çıkmış ve 7 Ocak 1921 günü Kars'ta birinci heyetle buluşmuştur.         Sovyet Rusya’nın yeni Türkiye Büyükelçisi Budu Mdivani'de, o sırada Kars'a gelmişti. Mdivani, Türk heyetine, Moskova'daki görüşmeleri sadece Dışişleri Halk Komiserliği'nin yürütmeyeceğini, ayrıca Milletler Halk Komiseri Stalin'in de müdahalede bulunacağını belirtmiş ve Ermenistan'a Türk toprağı bırakılmasının kesinlikle söz konusu olmadığı güvencesini vermiştir. Bir güçlükle karşılaştıkları zaman da Stalin'e gitmelerini salık vermiştir.         Heyet, 19 Şubat 1921'de Moskova'ya ulaşmış ve " Her nevi protokol ve uluslararası kaidelerin üstünde örneği az görülen bir törenle" karşılanmıştı. Görüşmelere hemen, 21 Şubat günü başlanmıştır. Sovyet tarafını Çiçerin ve yardımcısı Karahan temsil etmiştir. Esas anlaşmazlık konuları Ermeni Meselesi ve Batum konusunda yoğunlaşmıştır.          Aslında Sovyet Rusya ve Kurtuluş Savaşı Türkiye'si arasındaki ilişkiler, inişli çıkışlıdır. İki taraf arasındaki dostluk ve dayanışma güven bunalımlarının aşılmasıyla ilerlemiştir. Bu bakımdan Tevfik Rüştü Aras'ın şu sözleri anlamlıdır: "Zaman zaman aramızda münakaşalar olmadı değil. Bir millet içinde, bir aile içinde bile böyle münakaşalar eksik olmaz. Ancak beraber olmak, beraber yürümek, her iki taraf içinde esas kabul edilmiş olduğu cihetle ortaya çıkan münakaşalar dahi daha iyi anlaşmaya ve birbirimizi daha çok takdir etmeye yaradı"         Bunun üzerine Türk heyeti, Stalin'le görüşmüştür. Stalin, Ermeni meselesinin çözülmesinde Türkiye'ye en geniş serbesti tanıma konusunda yardımcı olmuştur.         Lenin'de Stalin'in tutumunu onaylar bir tutum sergilemiştir. Stalin'in müdahalesi üzerine de sorunlar çözülmüştür. Ancak Rusya'daki açlıktan Sovyet halkını kurtarmak için İngiltere ile yapılan ticaret antlaşması nedeniyle, Sovyet hükümeti, 22 Şubat 1921 günü, Türkiye'nin askeri ittifak önerisini kabul edemeyeceğini resmen bildirmiştir. Sovyet yönetimi, Ankara'ya bir dostluk ve kardeşlik antlaşması yapabileceklerini iletmiş ve 26 Şubat 1921'de Moskova Konferansı bu şekilde başlamıştır.         Daha önce ismi heyet üyeleri arasında bildirilen Ermeni asıllı Karahan, Sovyet Heyeti’nden çıkartılmıştır. Yerine ise Dağıstanlı bir komünist olan Celal Korkmazov getirilmiştir. Türkiye ise; Yusuf Kemal, Dr. Rıza Nur ve Ali Fuat Paşa tarafından, Sovyet tarafını ise Çiçerin ve Korkmazov tarafından temsil edilmiştir. Konferansa sırayla Yusuf Kemal ve Çiçerin başkanlık etmiştir. Konferans'ta bütün anlaşmazlıklar giderilmiş ve antlaşma metnine son hâli verilmiştir.         Ruslar, Türkiye-Sovyet Rusya Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması'nın İstanbul’un işgalinin yıldönümü olan 16 Mart günü imzalanmasını önermişlerdir. Böylece emperyalistlere takvim üzerinden de bir cevap verilmek istenmiştir. Bu antlaşma ve daha önce Brest Litovsk'ta Sovyetler'in Osmanlı Devleti'yle imzaladığı antlaşma, iki ülke arasındaki ilişkiler tarihinde, bir tarafın diğerine askeri güç kullanarak dayatmadığı ilk antlaşmalar olmuştur. Bugün hâlâ yürürlükte olan bir antlaşmadır.          Eduard Şevardnadze, Mayıs 2000 ayı içerisinde hükümette değişiklik yaparak, kamuoyu baskısını daha da azaltmıştır. Türkiye, yapılan bu değişiklikten Gürcistan'da Şevardnadze iktidarından ve bu ikili ilişkilerden memnundur. Bu memnuniyet, Başbakan Bülent Ecevit'e gazeteciler tarafından yöneltilen bir soru üzerine şu şekilde ifade edilmiştir:"Gürcistan'ın durumu çok kötü. Kaygıyla izliyorum. Sayar Şevardnadze çok önemli biri. Ona destek olmamız lazım. Böyle bir insan zor bulunur. Rusya'nın bastırması var gibi geliyor bana".  Eski Başbakanlardan Bülent Ecevit, Ocak 2001’de kendisine yöneltilen bir soru üzerine Gürcistan'ın iç sorunlarının Türkiye için önemini şu şekilde belirtmiştir: "Bizim, Gürcistan ile çok özel ilişkilerimiz, stratejik ilişkilerimiz var. Gürcistan'ın sorunları, bizim sorunlarımızdır. Gürcistan'ın güvenliği, bizim güvenliğimizdir”.Abhazya Özerk Cumhuriyeti'nin yüzölçümü 8600 km2, nüfusu 600.000 ve başkenti Suhumi'dir. Nüfusun %44'ünü Gürcüler, %17'sini Abhazlar, %14'ünü Ruslar, %12'sini Ermeniler oluşturmaktadır. Abhazlar, kendi adlarıyla anılan bu bölgede yüzde 17'lik nüfus oranlarıyla azınlık durumundadırlar. Halkın %60'tan fazlası Ortodoks, kalanların büyük çoğunluğu ise Müslüman'dır. Müslüman Abhazların büyük çoğunluğu Çerkez, Çeçen ve Dağıstanlı Müslümanlarla birlikte 19. Yüzyılın sonlarında Rus saldırılarından kaçıp Osmanlı İmparatorluğu'na sığınmıştır. Günümüzde Ortodoks Abhazlar bölgede çoğunluk haline gelmiştir.Sovyetler Birliği'nin dağılma sürecine girmesi ile birlikte Abhazya Özerk Cumhuriyeti, 1990 yılında Gürcistan'dan ayrılma kararı almıştır. 1991 yılında Gürcistan'in otonom cumhuriyetleri tanımayan 1918–1921 anayasasını kabul etmesi üzerine, Abhazya yönetimi 23 Temmuz 1992'de, kendi bağımsızlık ve egemenliğini ilan etmiştir.Gürcistan, bağımsızlık sürecinde izlediği aşırı milliyetçi politikalar karşısında Abhazların şiddetli muhalefeti ile karşılaşmıştır. Gürcistan'ın bu politik yaklaşımına silahlı eylem bazında ilk tepki, 11 Ağustos 1992'de Gürcistan İçişleri Bakanı ve beraberindeki heyetin Abhazlar tarafindan rehin alınması ile başlamıştır Gürcü birlikler, söz konusu şiddet hareketlerini bastırmak ve Abhazya üzerinde Gürcistan egemenliğini sağlamak maksadıyla 14 Ağustos 1992'de Abhazya'ya girmiştir. Böylece Gürcistan'da Abhaz-Gürcü iç savaşı başlamıştır. Taraflar arasında 3 Eylül 1992'de ateşkes ilan edilmesine rağmen çatışmalar devam etmiştir. Rusya Federasyonu'na bağlı özerk bölgelerde yaşayan halkları temsil eden Kafkasya Konfederasyonu, Abhazya'yı desteklemiş ve bölgeye silahlı gönüllüler yollamıştır. Türkiye'de yaşayan 100–200 kadar gönüllü Abhaz, Abhazya'yı desteklemek üzere bölgeye gitmiştir. Hatta bu gönüllülerden bazıları çatışmalarda hayatlarını kaybetmiştir. 27 Temmuz 1993 tarihinde, RF'nin desteği ile Gürcülerin Abhazya topraklarından çekilmesini öngören ikinci ateşkes anlaşması imzalanmıştır. 1992 yılında ülkeyi terk eden aşın milliyetçi Gamsakhurdiya taraftarları bu anlaşmayı bahane ederek Batı Gürcistan ve Abhazya'daki bazı şehirleri işgal etmiştir. Abhazya kuvvetlerinin karşı saldırıları neticesinde Gamsakhurdiya taraftarları geri çekilmek zorunda kalmıştır. Gürcistan Devlet Başkanı Şevardnadze, derhal ateşkes sağlanması ve evlerini terk etmeye zorlanan Gürcülerin geri dönmesi karşılığında Abhazya'ya federal devlet statüsü vermeye hazır olduklarını açıklamıştır. Bu teklife rağmen, Abhazya geri adım atmamıştır. Gürcülerie olan silahlı çatışmalar devam etmiştir. Abhazya'nın Gali bölgesinde yaşayan Gürcülerin evleri, Abhazlar tarafindan ateşe verilmiştir.Günümüzde Gürcistan ve Abhazya arasındaki güvenliği 102 kişiden oluşan "Birleşmiş Milletler Askeri Gözlemci Misyonu" ve 1800 Rus askerinden oluşan "Bağımsız Devletler Topluluğu Ortak Barış Gücü" sağlamaktadır. Abhazya, Gürcistan'la olan sorunların çözülmesi için ilk olarak kendi statüsünün belirlenmesini ve merkezi hükümetle olan yetki paylaşımı meselesinin çözümlenmesini istemektedir. Gürcistan ise, iç savaş sebebiyle Abhazya'dan çıkmak zorunda kalan 250.000 civarındaki Gürcünün geri dönmesi meselesinin çözümlenmesini istemektedir".         İki taraf arasındaki görüşmeler, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin özel temsilcisinin gözetiminde, RF ve AGİT temsilcilerinin de katılımıyla sürmektedir. 7-9 Haziran 1999 tarihleri arasında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin Dostları Grubu, Gürcistan ve Abhazya yetkililerinin katıldığı "İstanbul Toplantısı" düzenlenmiştir: Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin Dostlan Grubu; Rusya, ABD, Fransa, İngiltere ve Almanya'dan oluşmaktadır.Türkiye'nin girişimleri ile gerçekleşen ve üç gün süren toplantılarda, karşılıklı güven arttırıcı önlemlerin ele alınması için üç grup altında çaba harcanmıştır. Birinci grupta siyaset ve güvenlik konulan, ikinci grupta mültecilerin dönüşü ve üçüncü grupta sosyal ve insani sorunlar ele alınmıştır. Abhaz hükümeti, diğer yabancı ülke hükümetlerini ve özellikle de Türk hükümetini etkilemek ve Abhazya'nın bağımsızlığına destek vermelerini sağlamak için girişimlerde bulunmuştur. Gürcistan taraf5ndan silahlı birliklerin bölgeye gönderilmesiyle başlayan iç savaşta yaklaşık 10.000 kişi ölmüş, 250.000 kişi mülteci durumuna düşmüştür. Dış destekli Abhaz ordusu karşısında yenilgiye uğrayan Gürcü birlikleri Eylül 1993'te bölgeden çekilmiştir. Çatışmalar 04 Nisan 1994 tarihinde imzalanan ateşkes anlaşmasına kadar sürmüştür. 14 Mayıs 1994'de Gürcistan ve Abhazya arasında "Güvenlik Bölgesi" ve "Sınırlandırılmış Silah Bölgesi" tesis edilmiştir. Aynı tarihte 2500 kişilik BDT Barış Gücü'nü davet eden Rus destekli ateşkes anlaşması imzalanmış ve 26 Haziran 1994 tarihinden itibaren Barış Gücü operasyonu başlamıştır. 26 Kasım 1994' de yeni Abhaz anayasası kabul edilerek, Abhazya bağımsızlığını ilan etmiş ve Vladislav Ardzinba Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Bu güne kadar Türkiye dahil hiçbir ülke bu bağımsızlığı tanımamıştır. Bölgedeki gerilimin süregelmesinin iki ana sebebi vardır:İlk sebep, Abhazların kendi vatanlarında azınlık durumuna düşmeleri için Tiflis hükümeti tarafından sistematik şekilde sürdürülen politikaların kurbanı olduklarına dair inançlarıdır. Abhazya'da yaşayan nüfusun ancak %17'sini Abhazlar oluşturmaktadır. Toplam nüfusları Abhazlardan çok daha fazla olan Ermeni ve Ruslar, yönetimde Abhazlardan daha etkindir. İkinci sebep ise; Rusya'nın takip ettiği siyasettir. Gürcistan'da konuşlu RF 345nci Paraşüt Alayı Abhazya'daki Rus vatandaşlarını ve tesislerini korumak bahanesiyle, 14 Ağustos 1992'de Abhazya'ya intikal etmiştir. İstikrar ve bağımsızlığını pekiştirme çabası içerisinde olan Gürcistan'ın güçlenmesine engel olmak ve ülkeyi zayıflatmak suretiyle kendine bağımlı hale getirmek isteyen Rusya, kendisi ile birleşmek isteyen Abhazya'yı her zaman örtülü veya açıkça destekleyen bir politika izlemiştir.Rusya, kalıcı barışın önündeki en büyük engellerden biridir. Karışıklık sürdüğü müddetçe Rusya, barışı destekleme bahanesiyle bölgede sürekli asker bulundurabilecek ve Abhazya hükümetini iç ve dış politikalarında kontrol altında tutabilecektir.Rusya ile yapılacak işbirliğinin Abhazya sorununun çözümüne katkıda bulunacağı görüşünden hareketle, ikili görüşmeleri başlatma kararı olan Gürcistan, Rusya’nın ikili ilişkilerin geliştirilmesi için Abhazya sorununun çözümünü bir ön koşul olarak ileri sürmesi üzerine, Birleşmiş Milletler'in fiili destek ve yardımını talep et­miştir. RF bu tutumuyla, Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT)'na katılmayı reddeden ve Karadeniz'e açılan stratejik limanlara sahip olan Gürcistan'ı baskı altında tutmuştur.Gürcülerle yaptıkları savaşta kazandıkları başarı Abhazları cesaretlendirmiştir. Ağustos 1992'ye kadar Gürcüstan ile federatif bir ilişkiyi savunan Abhazya, daha sonra bu görüşünü değiştirerek Tiflis'le ancak konfederatif bir yapıyı kabul edebileceğini açıklamıştır.         1995'ten itibaren Moskova'nın Tiflis'e yaklaşmasıyla bölgedeki dengeler değişmeye başlamıştır. Abhazya'daki çatışmalarda Çeçenler Gürcülere karşı savaşmıştır. Bu yüzden Moskova, Abhazların Çeçenlere yardım etmesinden çekinmiştir. RF'ye göre, Abhazya'nın gereğinden fazla güçlenmesi Çeçenlerin işine yarayacaktı. Gürcistan, siyasi çözüme yanaşmayan ve bağımsızlık isteyen Abhazya yönetimini diyalog masasına çekmek amacıyla, Abhazya `ya ekonomik abluka kararı almıştır. Çeçenistan faktörü nedeniyle RF de Gürcistan'ın yanında yer almıştır. Bu karar çerçevesinde Abhazya limanları deniz trafiğine kapatılmıştır. Abluka kararı BDT seçimleri boykot etmiştir232. Türk parlamenterlerle, TBMM'de oluşturulan bir grup seçimlerde gözlemci olarak bulunmuştur. Mikhail Saarkaşvili, 25 Ocak 2004'te görevine başlamıştır. 28 Mart 2004'te yenilenen parlamento seçimlerinden Saakaşvili'nin Ulusal Hareket Partisi galip çıkmış ve yeni hükümet Zurab Zhvania'nın başbakanlığında kurulmuştur.Gürcistan Devlet Başkanı Mikhail Saakaşvili 20 Mayıs 2004 tarihinde Türkiye'ye gelmiştir. Ankara Palas Devlet Konukevi'nde düzenlenen konferansta Saakaşvili ağırlıklı olarak Gürcistan'ın Türkiye, RF, ABD, Ermenistan ve AB ile ilişkilerini değerlendirmiştir. Acaristan, Abhazya, Güney Osetya ve Ahıska Türkleri sorunlarına değindikten sonra yeni hükümetin ekonomik ve sosyal programını açıklamıştır. Saakaşvili konferansta şunları da söylemiştir: "Gürcistan Cumhurbaşkanı Mikhail Saakaşvili: Siyasi bir lider olarak benim için örnek insan Atatürk'tür". "... Gürcistan 'in Türkiye ile ilişkilerine gelince, Türkiye ve Gürcistan 'ın stratejik ortak olduğunu söylememiz gerekir. Yıllar boyunca en az problemimiz olan ülke Türkiye olmuştur. Her ikimiz de bölgenin istikrarını istiyoruz ve terörizm ile savaşta ortağın ""... Gürcistan Türkiye'nin AB deneyimlerinden faydalanmayı istemektedir. Gürcistan 'in NATO 'ya üye olmasa konusunda Türkiye'nin desteğini bekliyorum. Her ikimiz de Kafkasya 'Mil ekonomik yönden gelişmesini istiyoruz ve her ikimiz de bu bölgenin büyük enerji potansiyelini geliştirmek istiyoruz."Türkiye'nin menfaati Gürcistan'ı güçlü, kalkınmış, kuvvetli ve toprak bütünlüğü olan bir ülke olarak görmektir. Atatürk de Türkiye'nin parçalanmasını hiçbir zaman istememiştir. Bugün Anıtkabir'de bir harita gördük, Türkiye'nin parçalanması öngörülmüştü. Atatürk, Türkiye'nin toprak bütünlüğünü sağladı. Siyasi bir lider olarak benim için örnek insan Atatürk'tür. "Türkiye Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Saarkaşvili'nin ziyareti esnasında şunları söylemiştir:"Gürcistan'ın egemenliği, bağımsızlığı, toprak bütünlüğü ve istikrara, tüm Kafkasya bölgesinin barış ve gönenci için vazgeçilmez koşuldur. Gürcistan'ın karşı karşıya bulunduğu Abhazya ve Güney Osetya sorunlarının en kısa sürede, barışçı yollardan ve Gürcistan'in toprak bütünlüğü içersinde çözümlenmesi büyük önem taşımaktadır". 12 Ağustos 2004 tarihinde Başbakan Recep Tayip Erdoğan, Gürcistan'a resmi ziyarette bulunmuştur. Gürcistan Başbakan'ı Zurab Zhvania'yla, BTC Projesi'ni ve Batum Havaalanı'nın müşterek olarak yapılması ve işletilmesi konularını değerlendirmiştir. Saakaşvili-Erdoğan görüşmesinde, Gürcistan'ın Acara, Abhazya ve Güney Osetya'da yaşadığı sorunlar da gündeme gelmiştir. Erdoğan, Gürcistan'ın toprak bütünlüğü ve istikrarının Türkiye için önemli olduğunu belirmiş, "Sorunların barışçıl Çözümünde elimizden gelen katkıyı yapmaya hazırız" demiştir. Erdoğan, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin geliştirilmesinin önemine dikkat çekerken, Gürcistan Cumhurbaşkanı Saakaşvili de Türk işadamlarını ülkesine yatırım yapmaya davet etmiştir236. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 1992 yılından sonra Türkiye ve Gürcistan'ın ilişkilerinin artarak devam ettiğini belirterek, ancak bu gelişmeyi yeterli bulmadıklarını söylemiştir. "İstiyoruz ki, Gürcistan büyümesini, gelişmesini hızla tamamlansın. Bu konuda elimizden geleni yapmaya hazırız" diyen Erdoğan, siyasi, ekonomik ve kültürel alanlarda ilişkileri geliştirmeye kararlı olduklarını belirtmiştir.         Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bu görüşmelerde Cumhurbaşkanı Mikhail Şaakaşvili ve Başbakan Zhurab Zhavania'ya, Türkiye'nin Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı Projesi'nin geciktirilmesinden duyduğu rahatsızlığı iletmiştir. Erdoğan, istihdam alanlarıyla ilgili düşüncelerini şöyle ifade etmiştir:"Gürcistan'a 100'den fazla işadamıyla geldim. Yaşanan sıkıntıların aşılması durumunda işadamlarımızın burada yatırım yapma arzusu daha da gelişecektir. Yatırımcı cesur olduğu kadar ürkektir. Cesur girer ama beklediğini alamadığı zaman ürkektir. Fakat önü açıldığı zaman da gider. Şu anda Gürcistan'ın en önemli beklentisi harcama yapmadan, harcama yapacakları buraya Çekmektir. 0 zaman işsize iş Çıkacak, tüketim yapabilecek insan sayısı artacak, vergi kaynaklarında gelişme olacaktır. Ülkenin gayri safi milli hâsılasında da artış görülecektir ve böylece üretim ekonomisi güçlenecektir"/12 Ekim 2005'te Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattının Gürcistan'daki tesislerinin açılışı için bu ülkeye gitmiştir.Ahıska bölgesi, Gürcistan'ın güneyinde yer alır ve Türkiye ile ortak sınıra sahiptir.1921 yılından sonra komünist Sovyet yönetimi Abhaz ve Acarlara özerk cumhuriyet kurma hakkı tanırken Ahıska Türkleri'ne bu hak tanınmamıştır. 1930'lu yıllardaki baskı ve şiddet döneminde binlerce Ahıskalı Türk zindanlara atılmış, büyük bir bölümünün soyadı Gürcüceye çevrilmiştir. Sovyet anayasasının kabul edilmesinden sonra, Ahıska Türkleri resmi kayıtlara Azeri olarak geçirilmiştir.1944 yılının Kasım ayında, Stalin'in emriyle erkekler Almanlara karşı savaşmak için cepheye gönderilirken, yaşlılardan, kadınlardan ve çocuklardan oluşan Ahıska Türkleri vatanlarından çıkartılarak Orta Asya'ya sürgün edilmiştir. 120.000 civarında Ahıskalı vatanlarından çıkartılmış ve yaklaşık 20.000 kişi sürgün yolculuğu esnasında hayatını kaybetmiştir. 1989 yılına gelindiğinde Özbekistan'da, çoğunluğu Fergana Vadisi'nde olmak üzere 106.000 Ahıska Türkü yaşamaktaydı.Burada kendilerine karşı düşmanca davranılması nedeniyle Ahıska Türkleri'nin çoğu Özbekistan'dan ayrılmak zorunda kalmıştır.Ahıska, bugünkü Gürcistan sınırları içerisinde bulunan bir Osmanlı Toprağı’dır. Türkiye sınırına 15 kilometre uzaklıktadır. Elde edilen bulgular, bölgenin, milât öncesinde de önemli bir yerleşim bölgesi olduğunu gösteriyor. Evliya Çelebi, 17. yüzyılda Ahıska’ya gittiğinde bölgede taş bir kale, kale içinde bin tane ev, eski cami, pek çok han, hamam ve medrese bulunduğunu tespit etmiş. Kızıl komünist yönetimin vahşi vandalizmi sebebiyle hiçbiri günümüze intikal etmemiştir. Bölge insanı, 642 yılında Hz. Osman döneminde Müslüman’ların yönetimine girdi. 1068de Selçuklular, 1268’de Moğollar yönetime hâkim oldular. Kısa süren Moğol hâkimiyetinden sonra, kendi halkından olan Derebeyleri yönetimi başladı. Yarı bağımsız olarak; İlhanlı, Karakoyunlu ve Akkoyunlu devletlerine bağlı olarak kaldılar. Ahıska bölgesi, 1578 yılında Osmanlı Devleti'nin yönetimine geçti. Eyalet merkezi hâline getirildi. 1829 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda imzalanan Edirne Anlaşması’yla Ruslar’a terk edildi.Ahıskalı’lar, 1853-1856 Osmanlı-Rus Savaşı’nda, Osmanlı Ordusu’na yardımcı oldular. Savaş sonrasında Çarlık Rusyası yönetimi, Ahıskalı Türkler’e baskı ve işkence uyguladı. Pek çoğu Erzurum’a kaçtı. 1918 Mondros Mütarekesi ile kısa bir süre Millî şûra Hükümeti yönetiminde bağımsız oldu.1919’da bölgeyi işgal eden İngilizler, Millî şûra Hükümeti’ni dağıtınca Ahıska, Gürcistan tarafından işgal edildi.O tarihten bu yana Ahıska toprakları, Gürcistan yönetimindedir.Toprakların asıl sahibi olan Ahıska Türkleri ise Asya ve Avrupa’nın dört bir köşesinde sürgün hayatı yaşıyorlar.Çok az bir bölümü ise Türkiye’dedir.Onlar kendilerine Ahıska Türkleri denilmesini istemiyorlar. “Biz, Osmanlı Türkleriyiz.Siz ne kadar Türk’seniz, biz de o kadar Türküz” diyorlar. Biz yine de hoşgörülerine sığınarak, bu yazı boyunca kendilerinden ‘Ahıska Türkleri’ olarak söz edelim.Onlar gerçekten Osmanlı Türkleri olarak anılmaya değer kardeşlerimizdir.“Bizim İnsanlarımız” dır. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB)’nin dağılmasıyla bağımsızlığına kavuşanTürk Cumhuriyetleri’nde, Kırım’da ve Tataristan’da Türkler yaşıyorlar. İçlerinde Türk olduklarını kabul etmeyen insanlara rastlamak mümkündür. SSCB yönetimi, idaresi altındaki Türklere, yaşadıkları bölgelere göre milliyetler yakıştırıp etiketlemiş: Azerî, Özbek, Kazak,Kırgız,Tatar... gibi. Gezip görenler, inceleyenler bilirler: Onlar, “Biz Özbek'iz, Tatar'ız, Kazak’ız...” derler. Ahıska Türkleri ile Gagavuz (Gökoğuz) Türkleri hariç. Onlar istisnasız olarak “Biz Türküz” derler.Özel ilgi ve bilgi sahibi dışındaki insanlarımız Ahıska Türkleri’nin mevcudiyetinden 1989 yılında haberdar oldular. O tarihte Ahıska Türkleri, Özbekistan’ın Fergana vadisinde sürgün hayatı yaşıyorlardı. Komünistlerin provakasyonu ile bölgenin yerlisi olan Özbek kardeşlerimiz, taş ve sopalarla Ahıska Türkleri kardeşlerimize saldırdılar. Beş yüz Ahıskalı öldü. Binlercesi yaralandı. Çatışma gazetelerde “Özbek-Meshet / Misket Kavgası” başlıklarıyla yer aldı.Nereden çıkmıştı bu Meshet-Masket-Misket ismi?Ahıska ve çevresine, bölgede bulunan Rusların verdiği coğrafî isim: Mesketya idi. Bölge halkına da Mesketler deniliyordu. Gürcüler de bu ismi benimsemişlerdi. Daha sonra bölgenin Türkçe ismi öğrenildi ve doğrusu kullanılır oldu.Ahıska Türkleri, 1919 İngiliz işgali sırasında da Osmanlı’dan yana tavır koymuşlardı. SSCB idaresi tarafından ikinci defa mimlendiler. Önde gelen Ahıskalılar, savaş sonrasında hemen sürgüne gönderildiler. Kalanlar, başlangıçta Gürcü ailelerin yanında işçi olarak çalışıyorlardı. İçki ve işrete düşkün gayrimüslim Gürcüler, zaman içerisinde işlerini kaybedip, çalışkan ve gayretli insanlar olan Ahıskalı’ların yanında işçi olarak çalışır duruma düştüler. Aslen Gürcü olan Stalin, soydaşlarını bu onur kırıcı durumdan kurtarmak istedi. Mallarına, mülklerine el koyarak Ahıska Türkleri’ni sürgüne gönderdi. SSCB yönetiminde bulunan ve Türkiye’ye yakın bölgelerde yaşayan Türk kökenli bütün insanlar... ve Müslümanlar... Kırım, Kazan, Ahıska ve Dağıstan Türkleri, Çeçenler, Kabartay - Balkarlar ve hatta Kalmuklar topyekün sürgün zulmüne maruz kaldılar. Operasyon, yük ve hayvan taşımakta kullanılan trenlerle gerçekleştirildi. İnsanlar, vagonlara çuval gibi sıkış-tepiş doldurularak kapılar kilitlendi. Vagonlardaki insanların yarısı, gidecekleri yere varmadan yolda öldüler.   Cesetler, 8-10 saat zaman aralıkları ile vagonlardan alınıp, alelacele açılan çukurlara atıldı. Haftalar süren yolculuk sırasında ihtiyaç için bile yolcuların üzerine kilitlenen kapılar açılmadı.Ahıska Türkleri’ nin sağ kalabilenleri, işte böyle bir yolculuktan sonra, yalnızca üzerlerindeki elbiselerle Fergana Vadisi’ne gelebilmişlerdi. Sovyet idaresi; onların açlıktan, hastalıktan, soğuktan ve mikroptan-bakımsızlıktan ölmeleri için her türlü şartları hazırlamıştı. Buna rağmen sağ kalanlar, çalışmaya koyuldular.Kısa zamanda iş ve meslek, diploma ve ev-araba sahibi oldular.İyi bir düzen kurup rahat yaşamaya başlamışlardı ki, Özbekistan’ lı kan ve din kardeşlerinin saldırısına uğradılar.Çatışmalar yaklaşık bir ay sürdü.Bu defa onları bölgeden uzaklaştıracak organize bir imkân yoktu. Orta Asya çöllerinde aylar süren yürüyüşlerle, bulabildikleri ot ve ağaç köklerini yiyerek, hayvan derilerini giyerek ve ayaklarına sararak Kazakistan, Kırgızistan ve Azerbaycan’a göç ettiler. O sıralarda Azerbaycan bağımsızlığını yeni ilân etmişti. Yeniden yapılanma çalışmaları sebebiyle yerli halk da işsiz ve zor durumda idi. Ahıska Türkleri’nin çilesi dolmamıştı. Yeni yerleşim bölgesinde de onları ızdıraplı günler bekliyordu..İkinci Dünya Savaşı’nda Stalin, Ahıska Türkleri’ nin genç ve vasıflı olanlarından elli bin kadarını Alman Cephesi’ne sevk etti. Hiçbir askerî eğitim almadan, silâh tutmasını bile öğrenemeden kardeşlerimiz kendilerini savaşın tam ortasında buldular. Otuz bin genç, cepheye gönderildiklerinin ilk günlerinde hayatını kaybetti. Yirmi bin kişi sakat ve yaralı olarak hayatta kalabildi. Bunlardan on bini yurtlarına dönebildi. Günümüzde; Almanya’da, Ukrayna’da, Fransa ve İtalya’da Türklüğü temsil eden Ahıska Türkleri, işte o vatana dönemeyen sakat-yaralı askerlerin torunlarıdır.Tarihin her döneminde mazlum, her döneminde mağdur edilmiş Türkler içerisinde vatansız bırakılmış, vatansızlığa mahkûm edilmiş tek grup, Ahıska Türkleri’dir. Kırım ve Kazan Türkleri, Çeçenler ve diğerleri... Hepsi iyi veya kötü şartlarda eski vatanlarına döndüler. Bu hak yalnızca Ahıska Türkleri’ ne verilmedi.Ahıska Türkleri’ni bulundukları ülkede gemi mühendisi, öğretmen, inşaat ve makine mühendisi, doktor veya kimyager olarak görmek mümkün. Pek çoğu aynı zamanda müzisyendirler .Acılarını notalara döküyorlar veya yorumlarıyla tarihlerini yaşatıyorlar.Ahıska Türkleri, 1991’den bu yana, kısmen iyi şartlarda yaşıyorlar. Fakat onların hedefi ata yurtları olan Ahıska’ ya dönmek veya Türkiye’ye yerleşmek...1918’de, oturdukları toprakları kaybettiğimiz için onlara sahip çıkamamıştık. 1944’te Rusya ile ilişkilerimizin bozulmaması için iltica taleplerini reddettik. Onları, Fergana cehenneminden de kurtaramadık.Ahıskalı kardeşlerimiz, Erzurum şivesi ile konuşurlar. Evlerinde tam bir Anadolu kültürü yaşanır. Türk örf ve âdetlerine, Müslümanlığa sıkı sıkıya bağlıdırlar. Sığındıkları Kazakistan’da, Azerbaycan’da ve Ukrayna’da, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanları ve Cumhurbaşkanlarına ulaşıp dertlerini anlattılar.1968 ve 1991 yıllarında sınırlı iskân imkânı tanınarak Türkiye’ye gelme hakkı veren kararnameler hazırlandı.Her ikisi de imza noksanlığı sebebiyle yürürlüğe konulamadı.Hükûmet değişiklikleri oldu, yeni hükûmetler konu ile ilgilenmediler.1968 yılında, 10 kişilik bir heyet oluşturarak Moskova’daki Türk Büyükelçiliği’ne müracaat ettiler. Türkiye’ye göç etmek istediklerini bildirdiler. Bir grup da SSCByönetiminden vatana dönüş için izin talep ettiler.Komünist dikta rejiminin en güçlü ve şiddetli olduğu bir dönemde bu eylemleri gerçekleştirmenin ne demek olduğunu ancak bu konuda bilgi sahibi olanlar anlayabilirler. Türkiye’de o tarihlerde yeterli bilgiye sahip, yeterli sayıda devlet adamı olmadığı için SSCB yetkililerinden alınan izin belgesi işe yaramadı. Aynı yıl, Sovyet Prezidyumu, Ahıska Türkleri’nin SSCB’nin herhangi bir bölgesine yerleşebileceklerine dair bir karar aldı. “Herhangi bir bölge” tarifi içinde, vatan olarak benimsedikleri Gürcüstan toprakları yoktu.

Çoğunluğu Ahıska kentinde yaşayan Ahıska Türkleri, II. Dünya Savaşı’ndan sonra 25 Kasım 1944’te sürgüne tabi oldular. Toplam 220 köy ve yerleşim boşaltılarak sınır dışı edildi. Bugün büyük çoğunluğu Türkiye’de olmak üzere Kırgızistan, Özbekistan, Kazakistan, Rusya ile Avrupa ve ABD’de toplam 62 yıldır sürgünde yaşıyorlar. Gürcistan’a geri dönmek isteyen Ahıskalılar, Gürcistan Parlamentosu tarafından bir yasa tasarısı hazırlandığını ama henüz tam olarak uygulamaya konulamadığını belirttiler. Mevcut hükümler yeterli olmayıp bunun Gürcistan Hükümeti’nin vaat ettiği 2011 yılına kadar tamamlanacak dönüş programına göre yeniden ele alınması gerektiği göz önünde bulundurularak Ahıska Türklerinin anayurtlarına geri dönmeleri sağlanmalıdır. Şuan Ahıska Türk Dernekleri Federasyonu Başkanlığını Osman ÇELİK yürütmektedir.  26 Ocak 2007’de İstanbul/Ankara’da  AHDES tarafından düzenlenen “Uluslararası Ahıska Türkleri Vatana Dönüş” konferans programına, Ahıskalıları temsilen ABD’den Tiyanşan Muradoğlu, Kırgızistan’dan Mürefeddin Sakimov, Kazakistan’dan Ziyaddin İsmihanoğlu, Tataristan’dan Gevher Fazailova, Azerbaycan’dan İbrahim Burhanov’un yanı sıra, TBMM Başkan Vekili Nevzat Pakdil ve Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen katıldı. Konferansta, akademisyenler ve bazı sivil toplum örgütlerinin temsilcileri de hazır bulundular. 27 Ocak 2007 Cumartesi günü düzenlenen yürüyüşle kamuoyuna seslerini duyurmaya çalıştılar. Ahıska Türkleri, sığındıkları yerlerde hep vatan özlemi çekiyorlar. Hasret şarkılarıyla asırlar uzunluğunda yıllar yaşıyorlar.


Zekerya BALCI